CESUR YENİ DÜNYA- ALDOUS HUXLEY

“Bedelsiz hiçbir şey yoktur.

Mutluluğun bedelinin ödenmesi gerekir.”

Her şeyin, dünyanın, sistemlerin, insanların çok hızlı bir şekilde değiştiği yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Aldous Huxley Cesur Yeni Dünyası’nı yayımlandığında bu kitabın yarattığı etkiyi düşünmek; çarpıcı şekilde heyecan verici geliyor. Son zamanlarda gerçekten beni düşündürecek ve farkındalık yaratacak bir hikâye gördüğümde ona sıkı sıkı sarılmak her ne kadar distopya da olsa içinde yaşamak istiyorum. Gerçek dünyanın sıkıcılığı karşısında distopyalar bile daha katlanabilir geliyor. Bu yazıyı hayattan tamamen sıkıldığım bir dönemde yazıyorum devamı biraz karamsar olursa şimdiden özür dilerim. Okumayı burada bırakabilirsiniz ya da okuyarak yalnızlığımı paylaşabilirsiniz.

Bilim Kurgu Serisi projeme başlamadan önce edindiğim bu kitap uzun zamandır kitaplığımda duruyordu. Açıkçası çok merak ederek okumadım. Hani herkesin “Çok güzel, Mutlaka okumalısın, Mutlaka izlemelisin” dediği şeylere karşı bir ön yargınız oluşur ya bende o durumdaydım. Ama bazı kitaplar okunmalıdır, okudukça neden okumam gerektiğini anladım. İşte bu kitap onlardan bilgi hafızanızda mutlaka yer alması gereken bir kitap. Kitabımız bence bir ütopya ancak çoğu incelemede distopya olduğu savunulmuş. Ütopya olmadığını bana savunmanızı çok isterim.

Bizim Dünyamızı düşünün bildiğiniz bütün siyasi sistemler yok olmuş, ülkeler artık yok, toplumlar yok, her yer ulaşılabilir, herkes ulaşılabilir. Küresel bir ortak bir sistem kurulmuş, temel ihtiyaçlarınız için endişe duymadığınız bir sistem bu. Bu dünyada genetik çalışmaların yapıldığı bir tesiste şişeler içerisinde embriyonuz geliştiriliyor. Bir anneden doğmuyorsunuz. Geliştiriliyorsunuz. Size belli bir zekâ oranı belli fiziksel özellikler prosedürlere uygun olarak seçilerek veriliyor. Hastalıklarla boğuşmak durumda değilsiniz. Biraz şanslıysanız Alfa olarak seçilebilir ve sistemin üst basamaklarında yer alabilirseniz ya da Eplison olur en boktan işlerde çalışabilirsiniz. (Bir dakika burası biraz tanıdık geldi.) Çocukluğunuzun her anı planlanmış hangi eğitimi alacağınız hangi davranışları göstermeniz gerektiği neler yapmanız gerektiği hepsi planlı. İnsanlara, olaylara ve durumlara karşı hissedeceğiniz şeyler siz daha gözünüzü açtığınız ilk andan itibaren size şartlandırılmaya başlanılıyor. Asıl çarpıcı nokta bu sistem seks üzerine kurulu. Seks bir tabu değil. Çocuklukta oyunlarla öğrendiğiniz, hatta buna teşvik edildiğiniz, yetişkinlikte duygusal yakınlık duymadan istediğiniz kişiyle olabileceğiniz sistemimizin temel unsuru aslında. Sistem sizden farklı kişilerle devamlı olarak seks yapmanızı bekliyor. Bir kişiye bağlanmak dünyanın en saçma şeyi olarak görülüyor. Aşk kavramı yok mesela. Aşk olmadığı gibi anne ve baba kavramı da yok. Bir anneden doğmuş olmak en utanç verici şeylerden biri olarak görülüyor. Sevgi yok. Sevgi adlandırılmamış. Görevler ve sorumluluklar var. Sanat yok. Duygusal hiçbir yönelim yok seks hariç. Cinsel tatmin bütün duyguların yerini almış ama içi boş bir şekilde. Sevmeden sevişmek herkesin en temel görevi. Bizim gibi sekse aç bir toplum için başlangıçta ne kadar güzel geliyor değil mi? Aşk, sevgi, tutku olmadığı gibi acı da yok mesela. SOMA var onun yerine. İnsanlığın geldiği son nokta, hiçbir yan etkisi olmayan sizi kimsenin çıkmadığı kadar yükseklere çıkaran bir uyuşturucu türü bu SOMA. İstenilmeyen bir durumla veya adlandıramadığınız bir duygu ile karşılaştığınızda SOMA’ya başvuruyorsunuz. Saatlerce veya günlerce etkisinde kalabiliyorsunuz. Hem de devletiniz bunu onaylıyor. Ödemeleriniz SOMA ile yapılıyor. Daha ne olsun. Kalp kırıklıklarının, acıların, yanlışların olmadığı bir toplum düzeni işte ütopya diye ben buna derim. Sonra bu dünyada birkaç kendini bilmez hadsiz; bireyselliğinin farkına varmış kişi düzeni sorgulamaya başlıyor. Onlar için de çözüm bulunmuş adalara kendileri gibi kişilerin olduğu, duyguların ve acıların had safhada yaşandığı ekosistemlere gönderiliyorlar. Bu adalarda istedikleri gibi çalışabilir, bilimle uğraşabilir, sanatla ilgilenebilir, üretebilir, düşünebilir kendileri olabilirler. Nasıl bir çılgınlık bu açıkçası bu noktada ben şok oldum. Düşünebilmek mi, sevebilmek mi, aşk mı? Ne kadar barbarca şeyler bunlar. Bu güzel ütopyanın içerisindeki kâbus gibiler. Bir de üçüncü bir bölgemiz var. Burası yasak bölge. Sisteme dahil olmamış insanların yaşadıkları, bütün kültürlerin birbirine girdiği, sadece var olmak için yaşayan “Barbarlar”ın dünyası burası. Eski alışkanlıklar, evlenme, çocuk doğurma, ritüeller, din, yaşam kaygısı bu bölgede var olmaya devam ediyor. Sisteme dahil olan Alfalar için bu bölge turistik gezilerin yapıldığı, barbarca yaşayan insanların hayretle incelendiği özel bölgeler.

Kitabımızın içerisinde bir de insan ilişkilerine dayalı bir olay anlatılıyor. Ancak yeterince spoiler verdiğim için bu olayı sizin okuyup yorumlamanızı istiyorum.  Bu dünya 1930lar için inanılmaz ütopik bir dünya olabilir. Ancak 80 sene bizler için çokta şaşırtıcı değil. Hatta beklenilen bir dünya tasviri. Evet hala bir annenin karnında gelişiyor ve doğuyoruz. Sevgi, aşk, acı gibi duyguları hayatımızın her aşamasında tadıyoruz.  Bizi duygularımızdan kopartabilecek bir uyuşturucu geliştiremedik ama bilinçli düzeyde kim olmak istiyorsak o olabileceğimiz bir SANAL DÜNYA yarattık. Bu dünyada acı yok, herkes ulaşılabilir, her yer gidilebilir oldu. Hatta bu dünyada âşık olmaya, sevmeye, acı çekmeye, acı çektirmeye başladık. Ortak bir dil bile oluşturduk; emojilerle anlatmak istediğimiz çoğu şeyi anlatabiliyoruz. Hatta sosyal statülerimizi bile belirleyebilir durumdayız, ne kadar takipçimiz varsa o kadar statümüz yüksek, ne kadar çok like alıyorsak o kadar Alfa sınıfında yer ediniyoruz. Bu dünyada geçerli sanal paralarımız bile oldu. Sanal ekonomik sistemin daha adı konmadı ama varlığından şüphe duymayacak noktadayız. Bu açıdan baktığımızda Huxley’in ütopyasının bir adım gerisinde gibi gözükebiliriz ancak yeterli teknolojiye ulaştığımız o an bu dünyanın gerçek olduğunu göreceğiz. İşte o an ütopyaların hiçte uzak geleceği anlatmadığını anlayacağız.

Okuduğunuz İçin Teşekkür Ederim.

KAPAK ARKASI

"Endişe Çağı'nın başyapıtı"- Ursula K. Le Guin

"Kışkırtıcı, aydınlatıcı, şaşırtıcı ve büyüleyici."- Observer

"BEN KEYİF ARAMIYORUM... GERÇEK TEHLİKE İSTİYORUM, ÖZGÜRLÜK İSTİYORUM... GÜNAH İSTİYORUM."

Aldous Huxley, sadece kurgularıyla değil, kurgudışı kitaplarıyla da 20. yüzyılın en üretken isimlerinden biri. Yazarın en bilindik ve en güçlü eseri olan Cesur Yeni Dünya ise satirle öngörünün birleştiği, kendi distopyasını yaratan bir ütopya.

Teknolojinin tek gerçeklik, duyguların ise uzak durulması gereken kavramlar olduğu bu gelecekte Ford, Tanrı'nın yerini almıştır. Aile kavramının yozlaşma göstergesi olarak algılandığı bu çağ, soma adı verilen hap sayesinde herkesin mutlu ve hayattan keyif aldığı bir sistem üretir.

Hiç kimse daha önce beraber olduğu kişiyle bir kez daha beraber olmaz, çünkü "herkes herkes içindir." İnsanlar makinelerden doğar, üretim kalitesine göre ise Alf, Epsilon gibi sınıflara ayrılır. Ancak bu sistemin dışında, şehirden uzak bir yerlerde komün hayatı sürdüren bir başka topluluk daha vardır.

Bu topluluğun sürdürdüğü yaşam, teknolojinin egemenliğine bir alternatif olabilir mi? Yoksa bu ütopya da başarısız olmaya mahkum mudur?

Cesur Yeni Dünya, korkak bir geleceğin en eski anlatılarından.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir