ÇOCUKLUĞUN SONU-ARTHUR C. CLARKE

Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu adlı kitabı okuduğum bilimkurgu serisi içerisinde şimdiden en beğendiğim kitaplar arasında yerini aldı. Okurken asla sıkılmadığınız, tasvirlerini yadırgamadığınız, bugün bile evet böyle bir ihtimal var, evet olabilir dediğiniz olaylarla karşılaştığınız bir kitap. Kitabın 1950’lerde yazılmış olduğunu göz önüne aldığımızda Arthur C. Clarke’ın ne kadar geniş bir hayal dünyası olduğunu görebilirsiniz. 20.yy ilk yarısında yazılan bilimkurgu kitaplarının alt metinlerinde bariz bir politik eleştiri ya da övgü taşıma kaygısını görebilirsiniz.

Soğuk Savaş’ın en etkili olduğu dönemde, bir yandan bilim ve teknolojide büyük atılımlar olurken bir yandan da insanların gelecek bilinmezliği karşısındaki endişeleri tavan yapmış durumdadır. Kitabımız Amerikan ve Rusya iki bilim adamının uzaya gönderilecek ilk roketi yapma yarışının nasıl hazin bir sona uğradığı ile başlıyor. Yazarımız bir sonu başlangıç yazmayı tercih ederek aslında yarım asırdır devam eden acılara son verecek bir ütopya kurgulamış. Bu sonun ne olduğunu çok düşünmenize gerek yok sizden daha üstün ve gelişmiş bir ırkın ortaya çıkışı verdiğiniz bütün savaşların sonunu getirir. Nitekim kitabımızda da böyle oluyor. Dünya atmosferinde beliren uzay gemileri insanoğlunun içerisinde olduğu bütün yarışlara bitiş düdüğünü çaldırıyor. Bu andan itibaren tek düşünebildiğiniz “şimdi ne olacak?” oluyor.

İnsanoğlu anlamlandıramadığı ve kontrolü altında olmayan her şeyi zihinsel evrimi boyunca Tanrısallaştırma yoluna gitmiştir. Nitekim bu kaide kitabımızda bozulmuyor ve gelen yabancılara Hükümdarlar ismi veriliyor. Hükümdarlarımızın Dünya üzerinde ilk yaptıkları şey savaşı bitirmek oluyor. Savaşın insanların belleklerindeki bıraktığı acıların ne kadar derin olduğunu bir kez daha görebiliyoruz. Savaşı bizzat yaşamamış olan bizim neslimiz için bu tasavvur edilemez bir şey.

Hükümdarlarımız Dünya üzerindeki savaşı bitirdikten sonra insanoğlunun Dünya’ya verdiği zararları gidermeye başlıyorlar. Hayvan katliamlarını önlüyorlar. Atmosferi temizliyorlar. Tarımsal üretimin artmasını ve besin adaletsizliğini çözüyorlar. Ekonomik adaletsizliğin ortadan kalması Dünya devletlerinin birleşmesini ve tek bir Dünya Devlet’inin kurulmasına neden oluyor. Hükümdarların insanlığa hediye ettikleri bir cihaz ile evrimsel gelişimi tarihsel süreç içerisinde izleme imkânı bulan insanın dinlere olan bakış açısı değişiyor, dünya üzerinde inançlı insan sayısı azalıyor. Bu muhteşem Dünya’nın bedeli ise bilimsel ve sanatsal gelişmelerin durulması oluyor. Hükümdarlar bilimsel faaliyetlerin yapılmasına izin vermiyor. İnsanoğlunun bilimsel gelişmelerle kendi kendini yok edeceği noktaya geldiklerini söylüyorlar. 50 yıl boyunca kendilerini göstermeyen Hükümdarlar insanoğlunu kendi fiziksel formlarını gösterecekleri o ana adım adım hazırlıyorlar. 50 yıl sonrasında Dünya’daki yeni nesil bu gelişmelerin hiçbirini yadırgamayacak bir hale geliyor. Zaten Hükümdarlar kendilerini gösterdiklerinde kimse yadırgamıyor. Ancak her zaman birilerinin aklında bu yaratıklar kimler, nereden geldiler, neden bunları yapıyorlar sorusu hep yer alıyor. Kitabımızın macera kısmını da burası oluşturuyor.

Genel olarak kitabımız bir durum karşısında farklı karakterlerin verdikleri tepkiler ve yaşadıkları olaylar üzerine kurulu olduğundan, okuduğunuz farklı zaman dilimleri içerisinden kendinize de bir yer bulabiliyorsunuz. Bir zaman dilimine veya zamana sıkışmış bir romandan okumuyorsunuz. Bildiğiniz bütün normlar size nasıl doğduğunuz andan itibaren sorgulanmadan öğretiliyorsa, kitabımızda da bu normların sorgulanmadan yıkıldığına şahit oluyorsunuz. Bütün bunlar olurken aslında sizde o ütopyadaki insanlar gibi hiçbir şeyi yadırgamıyorsunuz. Arthur C. Clarke’ın bu noktada ne kadar mükemmel bir yazar olduğunu anlıyorsunuz.

Kitapta bahsedilecek o kadar çok nokta olmasına rağmen beni üzerinde en çok düşündüren sonu oldu.  Yazarında dediği gibi “Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.”  Nitekim kitabımızın sonu da bunu destekliyor ve bu yeni ütopik Dünya’nın yeni nesli zihinsel bir evrim geçiriyor. Bu zihinsel evrim bir olmaya, ortak bir düşünceye, tek düşünceye yönelik oluyor. Böylece insanlığın bütün tarihsel bilinci tek bir zihinsel formda birleşerek maddesel formundan uzaklaşıyor. Bunu gerçekleştirebilmekte Dünya’nın bütün sahip olduğu enerjiye mal oluyor ve pufff bildiğimiz Dünya’nın sonu, kıyamet geliyor. Ancak insan denilen varlık evrenin farklı yerlerinden farklı zihinsel formları toplayan bir üst akılın yazarın değişiyle Zihindar’ın ortak hafızasında yerini alıyor.

Bu son gerçekten düşündürücü. Neden derseniz tek hücrenin yaşamını devam ettirebilmek için organizmaları oluşturduğu teorisinden hareketle enerjinin giderek azaldığı bir Dünya’da insanların varlık sürekliliklerinden vazgeçerek, zihinsel sürekliliklerini sağlayabilmek adına üst bir akıl, zihinsel form oluşturmaları ve bunu başka bir üst akılla aktarabilmeleri hipotezine ulaşmak beni biraz heyecanlandırdı. Neden olmasın dedirtti. Geçen 70 senede daha bilinci aktarabilmeyi başaramadık ama Hükümdarların gözetimine ihtiyaç duymadan yapay zekayı oluşturduk. Belki de bu bilinci aktarma yolundaki bizim tekerlek icadımızdır. Kim bilir.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

KAPAK ARKASI

"Böyle bir kitap yıllardır yazılmadı." -C.S. Lewis

"Gerçek bir bilimkurgu klasiği."-Jo Walton.

"HİÇBİR ÜTOPYA, TOPLUMUN BÜTÜN BİREYLERİNE SONSUZA DEK TATMİN SAĞLAYAMAZ."

Arthur C. Clarke, bilimi  edebiyatla eşsizce birleştiren, bilimkurgunun üç büyük ustasından biri. Dünya üzerindeki uygarlığımızın kaderini, insan neslinin akıbetini irdeleyen yazarın ilk dönem başyapıtlarından Çocukluğun Sonu ise ters köşeye yatıran bir " öteki" anlatısı, farklı bir uzaylı istilası öyküsü.

20. yüzyılın son çeyreğinde dünyanın iki büyük gücü ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışı hiç olmadığı kadar kızışmıştır. Diğer gezegenlere ilk olarak hangi ülkenin ulaşacağı tartışılırken tüm bu hayaller aniden yerle bir olur. Devasa uzay gemileriyle Hükümdarlar, önemli başkentlerin üzeride görünmüşlerdir.

İlk andaki korkuyu, ileri bir uygarlıktan gelen dünyadışı varlıkların getirdiği bilimsel gelişmeler takip etmiş, yıllardır düşlenen savaştan uzak bir Dünya sonunda gerçek olmuştur. İnsanlık Altın Çağı'nı geçirirken adeta bir Ütopyada yaşamaktadır.

Peki, Hükümdarlar bu ilerlemeleri sadece insanlığı düşünerek mi sağlıyor? Yoksa tüm bu gelişmelerin bir bedeli mi var?

Çocukluğun Sonu, ütopya ve distopya arasındaki ince çizginin ta kendisi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.