MAYMUNLAR GEZEGENİ-PİERRE BOULLE

"Zeki insanlar mı? Aklını kullanabilen insanlar mı? Hayır, mümkün değil; bu noktada yazar ne yazık ki maksadını aşıyor!"

Maymunlar Gezegeni belki de üzerine en konuşulmuş Bilim Kurgu klasiklerindendir. Pierre Boulle’ün 1963’te yazdığı bu roman çarpıcı sonu ile beni etkileyen kitaplar arasında şimdiden yerini aldı. Açıkçası kitabın sonunu tahmin ettiğim an başına geri dönüp “nasıl yani?” diye birkaç saniye düşündüm. Kitabın sonundaki detaylar zaten böyle bir sonu hazırlıyordu ama başında -sonradan fark ettiğim- küçük detayların farkına varmamış olmam işte beni etkileyen o oldu.

Maymunlar Gezegeni Bilimkurgu Klasiklerini okuyup kendimce yorumlamaya çalıştığım blog projemde önyargıyla yaklaştığım kitaplardan biridir. Bunun nedeni tahmin edersiniz ki: Maymunlar Cehennemi adlı film serisi. 1968 versiyonun yeniden çekimi olan 2001 versiyonun vizyonda olduğu dönemde okul gezisi olarak sinemaya gitmiştik ve iki seçenek sunulmuştu ya Maymunlar Cehennemi adlı filmi ya da Jackie Chan’in başrolünü oynadığı Smokin adlı filmi izleyecektik. O dönem televizyonda da sıklıkla izlediğim Jackie Chan’ı daha sempatik bulduğumdan Smokin’i tercih etmiştim. Ancak arkadaşlarımın büyük çoğunluğu Maymunlar Cehennemi’ni tercih etmişti. Neden o filmi seçmediğimi düşünmüştüm. Ama Smokin filminde oldukça iyi eğlenmiştim. Yıllar sonrasında da Maymunlar Cehennemi’ni izlemek gibi bir merakım olmadı. Kitabı okuduktan sonra bütün seriyi izleyeyim dedim hatta daha iyidir diye 2001 versiyonunu izlemeye çalıştım ama 10 dk dayanabildim ne yalan söyleyeyim. 1968 versiyonuna geri döndüm ve pür dikkat olmasa da filmi bitirebildim. Gördüğünüz gibi önyargılarımız bazen bizi, bizden daha iyi kontrol edebiliyorlar.

Neydi bu Maymunlar Cehennemi filmin de yanlış olan? Beni kendine çekmeyen neydi? Başta adı bana yanlış geliyordu. Hele filmin konusunu duyduğumda ne kadar saçma olduğunu düşünmüştüm. “Maymunlar var, insanlardan daha akıllılar ve bir gezegeni yönetiyorlar.” O sıralar tabi Türk televizyonlarında bir Charlie karakteri vardı. Kendisi bir şempanzeydi ve popüler kültür nasıl beynime kazımışsa bütün maymunların Charlie gibi olduğunu düşünüp, ne kadar aptallar diye düşünüyordum. Bu popüler figür hayal gücümü öyle bir törpülüyordu, kesip atıyordu ki olabilitesine bile izin vermiyordu. Popüler kültürün çocukken hayal dünyamı nasıl darmadağın ettiğini psikoloji ve kültürel çalışmalar derslerini aldığım üniversite de ancak farkına varabildim. Bir de insan olmak vardı tabi. İnsan olarak kendi akranlarımla zaten güçlükle yarıştığım bu düzeni anlayamaya başladığım yıllarda maymunların insandan daha üstün olduğu bir evreni düşünmek sinir bozucu şekilde saçma geliyordu.

Bu kadar önyargıya sahip biri olarak Pierre Boulle bundan daha iyi bir hikâye ortaya koyacağını bildiğimden kitabı zevkle okudum. Kitabımız balayına uzay yolculuğu çıkmış bir çift ile başlıyor, uzayın derinliklerinde yüzen, bir şişe içerisinde ki mesajı tesadüfen bulan çiftimiz, mesajı okumaya başlıyorlar. Mesajda üç bilim insanı 2 yıl süren uzay yolculuğu sonucunda bizim Güneş Sistemi’mize benzeyen Betelgeuse Sistemin’i ve tıpkı bizim Dünya’mıza benzeyen Soror gezegeni keşfettikleri anlatılıyor.  Gezegene ayak basan kahramanlarımız insanların bilinçsiz maymunların ise bilinçli olduklarını fark ediyorlar. Maymunların av partisi içerisinde kalan kahramanlarımızdan biri ölürken ikisi tutsak ediliyor ve biz olayları bundan sonra Ulysse Merou adlı kahramanımızın gözünden okuyoruz. Kahramanımız bir araştırma merkezinde deney hayvanı olarak tutulmaya ve üzerinde psikolojik öğrenme deneyleri uygulanmaya başlıyor.

Kitabın büyük bir bölümünde insan olmanın ne demek olduğu sorgulanırken bu bölümleri okurken daha önce insan olduğunuzu sorgulamadığınızı hatta bunu sorgulamanın ne kadar tuhaf olduğunu fark ediyorsunuz. Burada sorgulamadan kastettiğim şey felsefi olarak var olup olmadığınız değil, bilinçli varlık olup olmadığınızdır. Yani konuşurken karşınızdaki bilinçli varlığın hareketlerini taklit mi ettiğinizi yoksa gerçekten bir bilinç ile hareket ederek mi konuştuğunuzu kısaca düşünüp düşünmediğinizi araştırıyorlar. Hiç durup dururken ben düşünüyor muyum gerçekten diye düşündüğünüz mü? Ne kadar tuhaf olurdu bu değil mi? Düşünmeye, kendimizi bilmeye kaç yaşında başlıyoruz? Ben en erken üç yaşımdan parça parça anılar hatırlıyorum ya siz?

Kahramanız kendisine uygulanan deneyler karşısında önce bilinçli ve Dünya’lı bir varlık olarak aşağılık duygusu ile yaklaşırken sonrasında bu deneylere istenilen tepkileri verirse ancak bilinçli bir insan olarak kabul edileceğinin farkına varıyor. İstenilen tepkileri verince ya şaşkınlıkla karşılanıyor ya da taklitçilikle suçlanıyor. Kahramanımızın bilinçli bir varlık olduğunun kabulü ancak kendi neslinin de konuşmayı öğrenebildiği fark edildiğinde oluyor.  Çünkü o zaman içerisinde bulunduğu düzene bir tehdit olarak görülmeye başlanıyor. Bana ne kadar da tanıdık geldi bu durum. Günümüz Dünya’sında birey olduğumuz toplumun bizden beklediklerini yerine getirip getirmediğimizle ilgili iken, distopik bir dünyada insan olduğumuz istenilen tepkileri verip vermediğimiz ile ilgili.  Yani her iki türlü de bizim ne olduğumuz bizden beklenenlerle alakalı, kısacası var olmamızın hiçbir anlamı yok. Varlığımız ancak düzene tehdit unsuru olduğunda kabul ediliyor ve ortadan kaldırılmak üzere gereken tedbirler alınıyor.

İthaki Yayınlarının Bilim Kurgu Klasikleri serisinin başında Kutlukhan Kutlu’nun önsözü yer alıyor ve oradaki şu analiz beni kitabı baştan sona yeniden düşünmeye itiyor:

“Boulle için Maymunlar Gezegeni film uyarlamasından farklı olarak, modern insanın sorumluluğuna odaklanmıyor. Boulle öyküde, daha ziyade kaçınılmaz kaderine gözlerini dikiyor.”

‘İnsanlığın Kaçınılmaz Kaderi’, insan olarak ne olduğumuzun ve ne olamayacağımızın o kadar farkındayız ki sürekli bir kaçınılmaz son peşinde koşuyoruz. Bu sonu asla iyi, mutlu, pespembe bir son olarak değil de simsiyah ve mutsuz bir son olarak hayal etme peşindeyiz. Dedim ya ne olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Dünya’yı nasıl yok ettiğimizi, bizim dışımızdakilere nasıl zarar verdiğimizi ve kendimize nasıl zarar verdiğimizi çok iyi biliyoruz. Hayatımızı tükettiğimiz metalar gibi harcıyoruz. Çalış, daha çok çalış ve daha çok al. Kullan ve at. Yaşa ve bitsin. Bir daha hayata gelemeyeceğimizi bildiğimiz için ben en iyisi hak ediyorum diyerek sonsuz bir tüketim içerisinde sonrasını düşünmeden her şeyi zamanı, enerjiyi, ruhlarımızı tüketerek yaşıyoruz. Kaçınılmaz bir son düşündüğümüzde de distopyalar hayal etmekten kendimizi alamıyoruz. Sonsuz döngüler içerisinde sonsuz evrenlerde hep en kötüsüne çekiliyoruz. Bu sana da kaçınılmaz bir son gibi gelmiyor mu?

Okuduğunuz İçin Teşekkür Ederim.

KAPAK ARKASI

"Maymunlar Gezegeni, Gulliver'ın Gezileri'nin gelecekteki versiyonu"-Louisville Times

"Romanın şaşırtıcı finali bile tek başına dehşet verici"-Newark News

"AKLINI KULLANABİLEN İNSANLAR MI? HAYIR, BU MÜMKÜN DEĞİL; BU NOKTADA YAZAR NE YAZIK Kİ MAKSADINI AŞIYOR!"

Pierre Boulle, Avrupa'dan çıkıp yazdığı bilimkurgu romanıyla vahşi batılı meslektaşlarıyla baş edebilen ilk, belki de son frakofon. Maymunlar Cehennemi ve diğer sinema uyarlamalarına da ilham kaynağı olan Maymunlar Gezegeni ise, insanlığın en derin korkularından birinin eşsiz anlatısı.

Çok da uzak olmayan bir gelecekte üç uzay gezgini; verimli ormanları, yaşanabilir iklimi ve temiz havasıyla Dünya'ya fazlasıyla benzeyen bir gezegene iniş yapar. Bu gezegen her yönüyle kusursuz gözükse de aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Gerçek, çok geçmeden açığa çıkar: Bu gezegende insanlar vahşiyken, uygar maymunlar onların efendileridir. Henüz maceranın başında yol arkadaşlarından kopup tek başına mücadele etmek zorunda kalan Ulysse Merou, bu cennet görünümlü cehennemden kurtulmanın yollarını tek başına bulmak zorundadır.

Ulysse, insanlığın kurtarıcısı olmayı başarabilecek mi? Yoksa lanetli geleceğin son tanığı mı olacak?

Maymunlar Gezegeni, insanlar gezegeninden daha insani bir satir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir