OSMANLI MODERNLEŞMESİ: TOPLUM,KURAMSAL DEĞİŞİM VE NÜFUS-PROF.DR.KEMAL H. KARPAT

PROF.DR. KEMAL H. KARPAT, OSMANLI MODERNLEŞMESİ: TOPLUM, KURAMSAL DEĞİŞİM VE NÜFUS, İSTANBUL: TİMAŞ YAYINLARI, ŞUBAT 2014, 190s.

GİRİŞ

Prof. Dr. Kemal H. Karpat (1924-) Dobruca’nın Babadağ kasabasında doğan, İstanbul Hukuk Fakültesi mezun olduktan sonra akademik çalışmalarına New York ve Washington üniversitelerinde siyasal ve sosyal bilimler üzerinde devam etmiş, 20 ülkede yayımlanmış 100’ü aşkın makaleye ve kitabhba imza atmış, Wisconsin Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini üstlenmiş, TBMM Onur Ödülü sahibi dünyaca ünlü sosyal bilimcidir.

Karpat bu eserinde Osmanlı sosyal yapısının yüzyıllar boyu geçirdiği evrim le modernleşmenin yaşadığı 18. ve 19. yüzyıllarda oluşan sosyal yapı değişikliklerinin nitelik bakımından birbirinden nasıl ayrıldığını tüm detaylarıyla anlatmaktadır. Osmanlı Devleti’nde sosyal yapı değişikliklerini tarihi bir çerçeve içinde ele alan bu çalışma; 19. yüzyıldaki ıslahat girişimlerinin, devlet yapısındaki değişikliklerin ve nüfus hareketlerinin birbirini nasıl etkileyerek yeni bir toplumsal yapıyı oluşturduklarını tüm detayıyla incelemektedir.

GELİŞME

Karpat için Osmanlı Devleti tarihsel süreçte yeni bir siyaseti belirtirken, toplumsal düzen ve siyaset felsefesi açısından Selçuklu’dan ve Orta Doğu’nun diğer Müslüman devletlerinden kalan mirasın devamıdır. 14. yüzyılda Osmanlı Devletinin hızlı yükselişinin arkasında askeri gücünün yanı sıra bu toplumsal yapısının güçlü ekonomik unsurları yer almaktadır. 15. yüzyıldan başlayarak 16. yüzyılın ortalarına kadar süren dönemde Osmanlı Devleti coğrafi faaliyet alanını en geniş haline getirirken, bir yandan da kurumsal ve yapısal gelişimini tamamlamıştır.

Güneydoğu Avrupa, Anadolu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Fas’ kadar olan bölümünü topraklarına katarak genişleyen Osmanlı Devleti’nin en temel özeliği; fethedilen bölgelerin coğrafyalarının, iklimlerinin, dinlerinin, ekonomilerinin, toplumsal yapılarının ve liderlik anlayışlarının çeşitlilik göstermesidir. Bu çeşitlilik Osmanlı Devleti’nin kendine özgü sosyal, kültürel ve dini teşkilatlanma biçimlerini geliştirmesini sağlamıştır. Yapılan düzenlemeler ile söz konusu farklı coğrafi ve kültürel-dini yapıların bir arada var olabilecekleri yeni bir sisteme dâhil olmaları amaçlanırken, bu farklı yapıların aralarında karşılıklı organik bağlar kurmaları engellenmiştir.

Karpat’a göre Osmanlı Devleti’nde toplumsal düzenin iki temel kurumu söz konusudur. Bunların ilki, dört “tabakadan[1] oluşan hiyerarşik düzendir. Bu toplumsal düzende din ve etnik sınırlar söz konusu değildir. Bu tabakalar şunlardır;

  • Askerler, üst idareciler (kılıç erbabı),
  • Âlimler-ulema (kalem erbabı), bürokratlar,
  • Zanaatkârlar ile tüccar
  • Reaya denilen tarımsal üreticiler.

İkinci kurum ise millet sistemidir. Millet sistemi nüfusun din ve inançlarına göre sınıflandırılmasıdır. Millet sistemi Hristiyanlar ve Musevilerden oluşan grupları meşru kabul etmekte ve korumaktadır. Ehl-i Kitap ismi verilen bu grup zimmi statüsünü oluşturmaktadır.

Karpat’a göre Osmanlı Devleti bu sosyal tabakalar (erkan-ı erbaa) teorisini ve millet sistemini, kendi toplumsal ve dini-kültürel özelliklerine uyarlamıştır. Bunu yaparken de hem Orta Asya’dan miras kalan kendi siyaset geleneklerinden hem de Bizans’ın bazı uygulamalarından faydalanmıştır. İslam’da esasen hukuki bir statü belirten zimmi kavramı, Osmanlı’da sosyal, dini ve kültürel düzeni biçimlendiren kapsamlı bir kavrama dönüşmüştür. Devletin öncelikli amacı bu gruplar arasındaki farklılığın devam etmesi, böylece toplumsal düzenin olduğu gibi kalmasını sağlamaktır. Toplumsal düzenin değişmezliği kavramı temel bir prensip olarak kurumsallaştırılmıştır.

Kemal Karpat Osmanlı yönetiminin toplum üzerindeki dönüştürücü etkisinin yalnızca sembolik ve sözde etki olduğu, Osmanlı Devleti’nin Bizans’ın bir kopyası olduğu tezlerini eleştirmiştir. Dikkatli inceleme yapıldığında Osmanlı yönetiminin, asıl amacı bu olmasa bile, toplumsal düzende köklü değişiklikler yarattığını ileri sürmüştür. Bu değişiklikler toprak sistemindeki düzenlemeler, vergi politikaları, Adriyatik Denizi’nden Hint Okyanusu’na uzanan büyük pazarlar oluşturulması, yeni idari ve askeri uygulamalar getirilmesi yoluyla gerçekleştirilmiştir. Değişiklik yapılırken mevcut sosyal, ekonomik, dini ve kültürel sistemlere doğrudan cephe alınmadığını, bundan ziyade eski ilişki biçimleri ortadan kalkana ve yönetim kurumlarının amaç ve çıkarıyla uyumlu hale gelene kadar, bunlar üzerinde yavaş yavaş çalışıldığını ileri sürmüştür.

Karpat’ a göre Osmanlı toplumsal yönetim sistemi hem ileri derecede muhafazakâr ve devamlılık özelliklerine hem de kültürel çerçevesi içinde yaşanan değişime uyum sağlama özelliğine aynı anda sahiptir. Ancak bu düzenin devingenliği ve değişkenliği gözden kaçırılmaktadır. Karpat’a göre Osmanlı tarihi üzerine yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu, klasik dönemde (15. Ve 16.yy) biçimlenmiş olan kurumları ve toplumsal yapıları ele almakta ve bunları nihai ve daimi olarak değerlendirmektedir. Karpat reformlar dönemi denilen III. Selim döneminden (1789-1807) I. Dünya Savaşı sonundaki döneme kadar olan ara dönemin dikkate alınmadığını eleştirmekte, bu dönemde klasik kurumların ve toplumsal yapının oldukça ciddi değişimler geçirdiğini savunmaktadır.

Karpat’a göre 19. ve 20.yüzyıllarda yaşanan toplumsal dönüşümün nedenleri 15. ve 16. yüzyılların muntazam toplumsal düzeninden ziyade, 17. ve 18. yüzyıllarda harekete geçen güçlerle bağlantılıdır. 17. yüzyılda gerçekleşen değişim süreci merkezi otorite tarafından tasarlanıp düzenlenmemiştir. Bu değişim süreci, diyalektik ve görece özgür bir biçime sahiptir. Merkezi yönetimin otorite kaybında, yerel be bölgesel güçlerin yükselişi ve Avrupa’nın giderek artan etkisi etkili olmuştur. Ancak bu süreçte klasik kurumların biçimleri değil, işlevleri ve içerikleri esaslı değişikliklere uğramıştır. Bu dönüşüm gerçekte yumuşak bir geçişten çok köklü ve kaotik bir dönüşüm olmuştur. Toplumsal düzenin dönüşüm geçirdiği 17.yüzyılda devletin toprak bütünlüğüne doğrudan ve açık bir tehdit söz konusu değildir. Ancak yaşanan toprak kayıpları ve mağlubiyetler- özellikle Viyana mağlubiyeti- neticesinde toplumsal dönüşümler hızlanmıştır. Buna bağlı olarak da merkezi yönetim değişen toplumsal düzene karşı yeni bir yaklaşım geliştirmek zorunda kalmıştır.

Karpat’ göre 17. yüzyılın ortalarından itibaren “uç” siyaseti ve fetih anlayışı sona ermiş, savaşçılık ve göçebe hayatı ile gelenekler, yönetici sınıfın hayatından silinmeye başlamıştır.  Bunların yerini yerleşik tarıma bağlı ve kültürle yoğrulmuş kent yaşamı almıştır. Kent yaşamının giderek ön plana çıkmasına paralel olarak vakıf kent yaşamının başlıca kurumu haline dönüşmüştür. Toplumdaki küçük toplumsal birimler ve dini gruplar Osmanlı değerlerine ihanet edildiği düşünerek merkezi otoriteye cephe almışlar, bu dönemden itibaren birleşerek daha büyük teşkilatlar oluşturmaya, kimliksel değişimler geçirmeye başlamışlardır. Ancak başlangıçtan beri meşru kılma, yaptırım uygulama ve yerel yönetimlerin birbiri ile kaynaşmasını düzenleme yetkisinin tekelini elinde bulunduran güç merkezi otorite olduğundan bu toplumsal değişim yönetimi yeni siyasal ilişkiler kurmaya zorlamış, merkezi otoriteye bağlılık artmıştır. Karpat’ta göre 17. yüzyıl bu anlamda “ulusun” oluşmaya, sosyal tabakaların sınıflara dönüşmeye ve modernleşmenin başladığı bir dönemi ifade etmektedir.

Karpat’a göre devlet içerisindeki pek çok farklı unsurun devlete bağlılığı iki şekilde sağlanmaktadır: İlki farklı etnik, dini ve toplumsal grupların birbirine karşı denetleme ve dengeleme işlevi görmesi; ikincisi ise merkezi ve yerel yönetimler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisidir. Fakat bu sistemin zayıf noktası ilişkilerde öngörülemeyen önemli değişiklikler olduğunda tüm yapının çökme ihtimalidir. Bu zayıflığın 18. ve 19. yüzyıldaki gibi, modernleşmede başarı gösterilebilmesi için salt yeni teknolojilerin, hizmetlerin ve yönetim tekniklerinin getirilmesi ile çözülebilmesi mümkün olmamıştır. Anayasal çerçevede ve felsefede köklü değişiklikler yapılması ve toplumsal grupların sadece iktidarın aldığı kararları uygulamakla kalmayıp modernleşme sürecine doğrudan katılmaları gerekmiştir.

Karpat’a göre sonunda yönetici sınıf, toplumsal düzeni koruyacak ve kendisini değişimin yegâne mimarı kılacak bir modernleşme teorisi ileri sürmüştür. Bu teorinin temel argümanı devletin eksikliklerinin merkezi iktidarın zayıflamasına neden olduğudur. Neticede eski yönetici sınıfın merkezi otoriteyi güçlendirme çabaları hem anayasal hem de toplumsal düzende öngörülemeyen değişikliklere yol açmış ve devlet yıkılmıştır. Bu çalışmanın amacı da Osmanlı toplumsal düzeni içindeki karşılıklı ilişkiler incelenirken hem üç farklı dönemi (Kuruluş- Klasik- Reformlar Dönemleri) hem de kurumsal ve toplumsal teşekkülleri incelemektir.

Klasik Dönem Toplum Yapısı, Kuramsal Değişimi ve Nüfus Özellikleri

Karpat’a göre toplumsal yapı yatay ve dikey olarak düzenlenmiştir. Ana gruplar kendi içerisinde bütünlük arz ederken, birbirleri karşısında oldukça net bir şekilde ayrılışlardı. Her ana grup, kendi içinde daha küçük birimlere bölünmekteydi. Her birim diğeriyle hiyerarşik bir bağa sahip olmasına rağmen, kendi içinde geniş bir özerklik alanına sahipti. Dinsel veya sosyal bir nitelik taşımasına bakılmaksızın her bir grup, kendi lideri tarafından temsil edilirdi. Bu lider grup içinde düzenin sağlanmasından, vergilerin bölüştürülüp toplanmasından ve devlet ile ilişkilerin yürütülmesinden sorumluydu. Sosyal ve dinsel grupların birbirinden ayrılması, Osmanlı idaresinin başlıca ilkelerinden biriydi. Müslümanlar veya gayrimüslimler ancak din kurumlarını toplumda yüksek bir mertebe elde etmek için kullanılabilirdi. Ancak bu süreç oldukça zor eğitimleri ve zorunlukları içermekteydi. Dolayısıyla toplumdaki dikey hareketlilik devlet tarafından oldukça sıkı bir şekilde denetlenmekteydi.

Karpat’a göre Klasik Dönem Osmanlı sisteminin demografik ve ekonomik olarak en dikkat çekici büyümeyi yaşadığı dönemdir. Bu büyüme sayesinde sistem ileri bir teşkilatlanma seviyesine ulaşmış, etkin bir ekonomik yapı ve verimli bir tarımsal üretim sağlanmıştır. Osmanlı ekonomisi temelde paraya ve birbiriyle bağlantılı pazarlardan oluşan bir sisteme dayanmaktadır. Teoride vergilerin ayni olarak toplanması söz konusuydu. Ancak mal olarak toplanan vergiler bu pazarlarda süratle paraya çevrilir, tüm vergi harcamaları, bütçe ve diğer ödemeler parasal terimlerle hesaplanırdı. Durum böyle olunca pazarlarda olağanüstü bir büyüme yaşanmıştır. Ancak bütün bu büyümeye rağmen

Karpat’a göre 16. yy bu anlamda dünyanın geri kalanıyla karşılaştırıldığında modernleşmeye en elverişli olan sistemdir. Ancak sistem kendi içerisinde bazı eksikliklere sahiptir:

İlk olarak sistem coğrafi, dini ve mesleki parçalara ayrılmış haldeydi.  Bu grupların her biri özerkliğine düşkündür ve kültürel farklılıklarını korumaya meyilliydiler. Ayrıca toplum içerisinde göçebe toplulukların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır ve bunlar sıklıkla ekonomik sıkıntılara neden olmaktadır. Genle anlamda Osmanlı Devleti’nin hem kuruluş sistemi ve felsefesi hem de idari ve toplumsal sistemleri özellikle bu çok parçalı yapıya uygun olarak tasarlanmıştır. Bu anlamda sistemin işlevselliği, canlılığı ve korunması ilk düzenlendiği dönemde konan ilkelere bağlı kalmasıyla mümkündür.

İkinci eksiklik Osmanlı sosyopolitik sisteminin yapısıyla ilgilidir. Osmanlı sosyopolitik yapısı temelde saltanatın mutlakıyetini benimserken, birbirini destekleyen ve dengeleyen çok sayıda üst düzey toplumsal grubun ittifakına dayanmaktadır. Bu grupların bazıları resmen bazıları da kısmi olarak bürokrasinin içinde yer almaktadır. 16.yüzyılın sonunda merkezi yönetim resmen bürokrasinin dışında kalan kesimleri fiili özerkliklerinden mahrum bırakmaya ve ekonomik kaynaklarını kendi denetimi altına geçirmeye başlamıştır. Görünürde imtiyazlarını ve özerkliklerini korumalarına izin verdiği gruplara bürokratik bir yapı kazandırırmıştır. Bu durumun neticesinde toplumsal denge bozulmuştur.

Üçüncü eksiklik devletin tüm ekonomik kaynaklar üzerinde kurduğu sıkı denetimdir. Teorik olarak padişah toprağın ve toprak üzerindekilerin tek efendisidir. Gelirlerin büyük çoğunluğu tarımsal üretim fazlasından elde edilmektedir. Tımar sahipleri tarımsal üretim fazlasını doğrudan paylaşabiliyorken, bürokratların maaşları paranın değerindeki değişmelere bağlıydı. Neticede 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tırmanışa geçen enflasyon karşısında maaşlı bürokratlar kendilerini korumak için ayni ödeme alabilecekleri toprakların peşine düşerken; tımar sahipleri merkezi yönetim karşısında kendi konumlarını sağlamlaştıracak bir arayış içerisinde girmişlerdir.

Dördüncü eksiklik zamanla merkezi yönetimde yer alan memurların ayrı bir sosyal sınıfa dönüşmüş olmalarıdır. 16. yüzyılda bürokratların profesyonelleşmesi ve uzmanlaşması, tımar sisteminin bozulması ve dini kurumun bürokratik bir nitelik kazanması bu sosyal sınıfın oluşmasına zemin hazırlamıştır. Giderek toplumsal sınıf niteliğine kavuşarak, zor kullanma hakkını elde etmiştir. Devletin ekonomik kaynakları üzerinde pay talep etmeye başlamıştır. Zamanla toplumun diğer grupları ile özelliklede tüccarlar ve zanaatkârlar ile ittifak kurmuşlardır. Böylece 17. ve 18. yüzyılda bu sınıf ticari bilgilerini yeni işler kurmak için değil, ortadan kalkan tımar sisteminin vergi toplama ayrıcalığını elde etmek için kullanmışlardır. Bu sınıfın toplumdaki baskısı azaldığında da sosyal farklılaşmanın doğal bir sonucu olarak yeni bir toplumsal sınıf ayanlar yükselmiştir.

Bütün bu eksikliklere neticesinde 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti demografik ve ekonomik anlamda büyüme yaşarken, sosyopolitik yapıda bir dizi kriz yaşamıştır. Karpat’a göre Osmanlı’nın asıl sorunu bu dönemde yaşanan bu büyümeyi nasıl yönlendireceğini belirleyememiş olması ve mevcut sistemi dini temellerle muhafaza etmeye çalışmış olması ile ilişkidir.

  1. Yüzyılda Modernleşme Toplumsal Düzen, Kuramsal Değişim ve Nüfus Özellikleri

Kemal Karpat’a göre 19.yüzyılda Osmanlı Devleti’nin modernleşmesi üç temel koşula bağlı olarak gelişmiştir. İlk koşul merkezileşme güdüsüdür. Padişaha tümüyle sadık yeni bir ordu oluşturarak devlet, ayanlar ve ekonomik kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak ve ordu ile merkezi otoriteyi güçlendirmek amaçlanmıştır.

III. Selim 1793 yılında merkezileşme hareketiyle, Nizam-ı Cedid adlı modern bir ordu kurmaya karar vermiştir. Bu ordu ile merkezi yönetimin iktidarını yeniden inşa etmek ve ayanları dize getirmek amaçlanmıştır. III. Selim’in kurduğu bu modern ordunun üniformaları, silahları ve talim kitapçıkları Fransız kökenli olması ve kıyafet, silah ve cephane ihtiyacını iç pazarlar yerine Fransa’dan karşılaması toplum ile arasında büyük bir tezatlık yaratmaktaydı. Bu nedenle 1807’de başlayan isyanla III. Selim tahtan indirilirken,  Nizam-ı Cedid ordusu dağıtılmıştır.

III. Selim’in ardından II. Mahmut’un tahta çıkması ve yaptığı reformlar Osmanlı Devleti’nin modernleşme hareketinin yönünü belirlemiştir. II. Mahmut ile “merkezileşme hareketi” padişahın mutlak gücü eşanlamlı hale gelmiştir. II. Mahmut tarihsel süreçte yaptığı reformlar ele aldığında;

  • Ayanları tasfiye etmesi; devletin taşradaki ekonomik kaynakları üzerinde sıkı bir denetim kurmasına, idari sorumlulukların yerel temsilciler arasında paylaşılma ihtiyacını ortadan kaldırmasına ve bürokrasinin kendi siyasi üstünlüğünü tehdit eden grup karşısında sert önlemler almaya başlanmasına olanak vermiştir.
  • Yeniçerileri ve Bektaşi dergâhını tasfiye etmesi mutlak gücüne karşı ortaya çıkan her türlü muhalefeti ortadan kalmasıyla ilgilidir.
  • Evkaf Nezareti’ni kurması; yerel özerkliğe ve vakıflara indirilen bir darbedir. Amacı vakıf gelirlerinin ve yönetimlerinin merkezileştirilmesidir. Fakat bu hedef gerçekleştirilemedi, esasen bir devlet kurumu haline dönüşen vakıflar tabanda örgütlenmiş toplumsal ve eğitimsel bir kurum olma özerkliğini ve İslami niteliklerini kaybetmişlerdir. Vakıflar tarafından sağlanan hizmetlerin kalitesi düşerken devlet bunların yerine yenilerini koyamamıştır.
  • Vakıf okulları dışında açılan devlet okulları ile eğitim, sağlık, tarım ve diğer benzeri alanlarda hizmet verilmek amaçlanmıştır. Ancak bu okullar devlet görevlerine gelecek olan görevlilere genel eğitim vermekle sınırlı kalmıştır. Bu okullar toplumda yükselmek için başlıca yol ve yönetim aygıtına yeni üyeler kazandırmak için bir üs haline gelmiştir.
  • 1838 yılında II. Mahmut’un İngiltere ile imzaladığı ticari anlaşma ile iç ticaret üzerindeki kısıtlamaları ortadan kaldırmıştır. İngiltere’ye endüstri ürünlerini Osmanlı topraklarında pazarlama izni veriliştir. Bu antlaşma Balkanlar’da, Anadolu’da, Suriye’de ve Mısır’daki tekstil endüstrisine büyük bir darbe olmuş ve ortadan kaldırmıştır.

Karpat’a göre her ne kadar II. Mahmut’un reformları iyi niyetle yapılsa da uzun dönemde Osmanlı üretim sistemi üzerinde yıkıcı etkileri olmuştur. II. Mahmut yaptığı reformlar ile Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik başarısıyla rekabet etme çabasından çok devlete gelir sağlama arayışını ön planda tutmuştur.

İkinci koşul Avrupalı güçlerin giderek artan siyasi nüfuzudur. Osmanlı siyasi kültürüne ve geleneksel toplumsal yapısına yabancı kurumlar ve uygulamalar benimsenmek durumunda kalınmıştır.

1839 yılında resmen kabul edilen Tanzimat Fermanı ile hem Avrupa güçlerini tatmin etmek amaçlanırken hem de II. Mahmut’un ekonomik ve mali alanlarda yürüttüğü politikaların kusurları giderilmeye ve yarattığı tahribat ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Fakat bürokrasinin kaynaklar üzerindeki denetimi ve diğer toplumsal gruplara karşı üstünlüğü önkoşul olarak kalmaya devam etmiştir.

Osmanlı reformcuları tarafından Osmanlı koşullarına uygun hale getirilmeksizin benimsenen kapitalist sistem; siyasi, toplumsal ve felsefesi önkoşulları göz ardı edilerek, ekonomik bir kalkınmadan çok salt getireceği kazanç temelinde ele alınması Osmanlı’yı endüstrileşmiş devletlere hammadde ihraç eden bir devlete dönüştürmüştür. 19.yüzyılda dış ticarette hacmi on kat büyüyen Osmanlı’nın tarım sisteminin yönü ve toplumsal yapı değişime uğramıştır.

Toplumsal yapı üzerinde iz bırakan diğer bir Tanzimat reformu ise devlet memurlarına toprak vermek yerine, düzenli maaşa bağlanma kararı olmuştur. Bu karar ile tarımsal üretimin arttırılması ve buradan elde edilen gelirin yükseltilmesine yani tarımsal kaynaklardan düzenli bir akış sağlanması amaçlanmıştır. Yüksek maaşlar bağlanan yüksek kademeli memurlar zenginleşmiştir. Düzenli maaş ödenmesine birde bürokrasinin sürekli genişlemesi eklenince toplumdaki tüketim alışkanlıklarında değişiklikler ortaya çıkmıştır.

Tanzimat reformu ile Balkanlarda yüzyıllardır kiracı olarak toprakları işleyen Hristiyan köylülere miri arazilerinin mülkiyeti verilmiştir. Amaç hem bu toprakların yerel Müslüman eşraf tarafından gasp edilmesini önlemek hem de padişahı olan bağlılığı arttırmaktı.1858 Yılında Arazi Kanunnamesi ile toprak sistemindeki karmaşık düzen yasa ile düzenlenmiştir. Böylece yeni toprak kanunu ile farkına varılmadan, toplumsal tabakalar yeni bir düzen içerisine sokulmuştur. Hukuki olarak sahte kanıtlarla da olsa eğitimli üst sınıf mensupları olan ayanlarla yakın ilişkiler içerisinde bulunan Müslüman halkta hukuki olarak toprak mülkiyeti elde etmeye başlamıştır. Ancak toprağı işleyen sıradan Müslüman köylünün mülkiyet hakkı elde etmesi Jön Türkler dönemine dek gerçekleşmemiştir.

Böylece 1870’li yıllardan sonra ticaretin artması ve tarım ürünü fiyatlarının uygun olması sayesinde, tarımsal üretim hacmi büyük oranda genişlemiştir. Tanzimat döneminin en çarpıcı başarısı tarım alanında yaşanmıştır. Bunun nedenleri Osmanlı Devleti’nin Avrupa uluslararası hukuk ve ticaret sistemine dahil edilmesi ile yaşanan ticaret büyümesi ve Amerika’da yaşanan iç savaşın Osmanlı tarımsal ürünlerine duyulan talebi arttırmış olmasıdır. Böylece çiftçiler tarım alanında bürokrasinin doğrudan etkisi olmadan, denetimi dışında istikrar sağlamışlardır. Tarım alanında yaşanan büyüme artan ticaret ve demiryolu sisteminin genişlemesi ile desteklenmiştir. Tarımsal kalkınma yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir.

Üçüncü koşul modernleşmenin ideolojik boyutudur. Karpat’ta göre modernleşme girişimi Osmanlı’da bir sosyal sınıfa dönüşen bürokrasinin üstünlüğünü korumak için kullanılan bir araç haline gelmiştir. Modernleşme ile bürokrasi hariç tüm rakip seçkinler tasfiye edilerek, bürokrasinin her alandaki görüş ve çıkar üstünlüğü sağlanmıştır. Modern kurumlar ve uygulamalar ödünç alınırken pratik değere önem atfetmeksizin hareket edildiğinde oldukça faydalı Osmanlı kurumlarının sonunda ortadan kalmasına neden olmuştur. Modernleşme yaklaşımı ile toptan bir değişim öngörülmüştür.

Tanzimat’ın başlattığı zincirleme değişim Sultan II. Abdülhamit döneminde de devam etmiştir. Ancak Abdülhamit devlette ve iktidarda eski İslami kavramları yeniden canlandırmaya çalışmıştır. II. Abdülhamit kültürel ve siyasi alanlarda meydana gelen aşırı modernleşmeye tepki göstererek modernleşme ve yenilik kavramlarını reddetmiştir. Katı merkezileşme ve bürokratik denetim yöntemlerini aynen uygularken, despot ve mutlakiyetçi yönetimini dini ilkelere gönderme yaparak meşru göstermeye çalışmıştır. Ancak gerçekte onun bu tutumu İslami idare ilkelerinden büyük ölçüde sapmıştır. Bir önceki rejimde mevcut olan durum değişmemiş, ‘merkezileşme’, modernleşmenin bir aracı olmaktan ziyade başlı başına bir ‘mutlakiyetçilik’ anlayışı temelinde amaç olmaya devam etmiştir.

  1. Abdülhamit döneminde iki temel olgu damgasını vurmuştur: bir taraftan zihniyet açısından toplumun sahip olduğu inanç sisteminin ilkeleriyle ilişkilendirilmeyen bir ekonomik büyüme yaşanırken, diğer taraftan da birçok yönüyle ideolojik bir nitelik taşıyan bir modernleşme kavramı gelişmiştir. Müslüman nüfusun geneliyle bürokrat aydınlar arasında bir bölünme yaşanmıştır. Aydınların siyasi talep olarak liberalizm ve meşrutiyeti öne sürmeleri karşısında gelenekçiler muhafazakârlık ve mutlakiyetçiliği savunmuşlardır. Bu ikilem toplumsal değişimin tek başına yol açabileceği normal bir ayrımdan daha ciddi boyutlara ulaşarak, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde uygulanmaya başlanan reformların, eski ve yeninin arasındaki derin bir uçuruma dönüşmüştür.

Karpat’a göre II. Abdülhamit’in başlattığı İslami yeniden canlandırma hareketi aslında gayrimüslimlerin ulusal ayaklanmalarına tepki niteliğindedir. Gayrimüslimler hem dini bağlarını güçlendirerek hem de genel ve pratik eğitim sistemlerini yaygınlaştırarak siyasi bir yeniden canlanma geçirmişlerdir. Gayrimüslimler iktisadi sistemden azami menfaat sağlamış ve böylece iyi bir ekonomik duruma ulaşmışlardır. Osmanlının tarihsel sürecinde modernleşme ilerledikçe Müslümanlar arasında okuryazarlık oranı düşüşe geçmiştir. Bunun nedeni vakıf kaynakları ile kurulmuş olan eğitim sisteminin ve sosyal ağların geniş ölçüde tahrip edilmesidir. Geleneksel loncaların, eski zanaatkârların ve vakıfların çözülüşü, eskiden meslekte yükselme, profesyonelleşme ve gelir arttırma kanallarını büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Dolayısıyla 19. yüzyılın ortalarından itibaren, Müslümanların daha yüksek bit toplumsal konum elde etmelerinin başlıca yolu, devlet hizmeti olarak görülmüştür.  Bürokrasi kadrolarında yer almak için genel teori derslerine büyük ağırlık veren bir müfredatı olan modern okullarda eğitim görmüş olmak önem kazanmıştır.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere ait okullar tıpkı cemaatin kendisi gibi Müslümanlardan çok farklı bir evrim geçirmiştir. Patrik, sinod ve mahkemeler tarafından temsil edilen dini mezhep liderleri, cemaatin baskısı sonucunda-zanaatkârlar ve tüccarlar başta olmak üzere- ruhban sınıfından olmayanların üstünlüğünü kabul etmek durumunda kalmıştır.  1862 ila 1865 yılları arasında patriklerin ve sinodun seçilmesi cemaatin bütününe bırakılması eski millet sistemini sona erdirmiştir. Bu değişimden dolayı bütün cemaatler dini kurumlara saygı göstermeye ve bunları kendi kültürel ve ulusal kimliklerinin kaynağı olarak görmeye başlamışlardır. Gayrimüslim aydınların gözünde eğitim, ticaretin ve aydınlanmanın sonraları da ulusal uyanışın ayrılmaz bir parçasıydı. Dolayısıyla eğitime büyük önem vermişler, gayrimüslim okulları, kilise mallarından elde edilen gelirler ve kendi cemaatleri tarafından desteklemişlerdir. Böylece 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Gayrimüslim okullar Avrupa sermayesi ile Osmanlı üreticisi arasında oynadıkları role uygun eğitim verme işine oldukça uyum sağlamışlardır.

  1. yüzyılın başlarında Jön Türkler döneminde iktisadi politikalar, gerçek anlamda milli bir ekonomi yaratmayı hedeflemiştir. Bu politikalar ile Avrupa’nın ekonomi üzerindeki denetimi ve Hristiyan tüccar gruplarının ayrıcalıklı konumlarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Çoğunluğunun Müslümanların oluşturduğu bir Osmanlı burjuva sınıfına ihtiyaç duyulduğu savunulmuştur. 1914 yılında Jön Türkler Avrupalı güçlere tanınmış olan kapitülasyonları resmen iptal etmiş ve mütevazı bir sanayileşme programı başlatmıştır. Bu mütevazı sanayileşme programı ile İstanbul ve İzmir’de yoğunlaşmış bir dizi küçük işletmeler kurulmuştur. Gıda imalatı, inşaat malzemesi ve tekstil üretimi yapılmıştır. Ancak bu küçük işletmelerde Osmanlı işçi sınıfından bahsetmek mümkün değildir. Osmanlı işçi sınıfının ve sendikalarının yükselişi 1908 tarihli Jön Türk devriminin ardından gerçekleşmiştir.

Sonuç olarak Karpat’a göre 19.yüzyılda Müslüman nüfusun sosyoekonomik yapısına bakıldığında ona biçim veren etkenlerin; devlet politikaları, bazı tarım kollarında yaşana ticarileşme ve Avrupa’nın ekonomik hâkimiyeti olduğunu söylemek mümkündür.

Özetle Karpat’a göre Osmanlı Devleti başlangıçta, Avrupa kapitalist düzeninin yarattığı tehdidi göğüslemek ve teknolojisinden faydalanmak için gereken temel koşullara sahipti. Osmanlı toplumunun hem yapısı hem de hareketlilik olanakları söz konusu koşulları sağlamaktaydı. Osmanlı yönetici sınıfı gerekli teşkilatı ve ekonomik gereksinimlere sahiplerdi. Ancak buna rağmen amaca yönelik bir toplumsal güdüleme olmadığından, devletin sivil grupların siyasi anlamda güçlenmesine, ekonomik alanda etkili bir şekilde çalışmasına ve ideolojik olarak gelişmesine izin vermemesi Avrupa’da yaşanan gelişmelerin takip edilememesine neden olmuştur.

Karpat’a göre eğer Avrupa’nın baskı ve müdahaleleri olmasaydı, Osmanlı bürokrasinin kendi kusurlarını gidermesi kısmen mümkün olabilecekti. Ancak bürokrasinin üst kademeleri Avrupa’ya itaat eden bir gruba dönüşmüştü. Alt kademeler ise tıpkı Müslüman toplumsal gruplar gibi Avrupa karşıtı duygular beslemekteydi. Bürokrasinin üst kademelerinin milli bir niteliğe sahip olmaması onların kendilerini Avrupa’ya yakın hissetmelerini ve boyun eğmelerini kolaylaştırmıştır. Modernleşme sürecinde Avrupa’nın örnek alınması; bürokrasinin üst kademlerine yeni bir meşruluk kaynağı ve devlete hizmet etme şeklinde tanımlanan bir amaç olarak sunulmuştur.

Son tahlilde Karpat’a göre modernleşme hareketlerinin başarı gösterememesinin başlıca nedeni yeni ve eski Osmanlı bürokrasilerinin hâkim sosyal sınıflar haline gelmeleri ve devlet gücünün tekelleştirilmesidir.

SONUÇ

Kemal Karpat Osmanlı Modernleşmesi; Toplum, Kurumsal Değişim ve Nüfus adlı kitabında modernleşme sürecinde, toplumsal ve siyasi kurumların nasıl roller üstlendiklerini ve tarihsel süreçte nasıl bir değişim yaşadıklarını ele almıştır. Kitabının ikinci baskısına yazdığı 1 Aralık 2013 tarihli önsözünde de belirtiği gibi kitabının tezi şudur: “Türk toplumunun temelinde yatan Osmanlı sosyal yapısı, devlet geleneği, sanatı, hukuk sistemi, kültürü ve tarihi değişmeye yani modernleşmeye kendi kültürel ve tarihi çerçevesini çizmiştir ve ona göre değişmiştir.”[2]

İşlenen konular Osmanlı toplumunun, kurumsal yapısının ve nüfus özelliklerinin 15. ve 19.yüzyılda geçirdiği değişimlerdir.  İşlenilen bu olaylar kitapta tarihsel sürece uygun olarak sıra ile anlatılmıştır. Erken dönem Osmanlı siyasi ve toplumsal yapısından başlayan anlatım, Osmanlının klasik dönemi olarak adlandırılan 15. ve 17. yüzyıl arasında kemikleşen toplumsal düzenin özelliklerini ortaya koyarak devam etmektedir. Daha sonra 18. ve 19. yüzyıldaki modernleşme süreciyle birlikte bu kemikleşen toplumsal düzenin nasıl kırıldığı ve değiştiğine yönelik bir analiz ortaya koyulmaktadır.  Tarihsel perspektife uymayan veya geniş bir zeminde bağlamına oturmayan fikirler ve olaylar söz konusu değildir. İşlenen konular ve olaylar arasında açıklığa kavuşturulamayan bir tek Osmanlı’nın tebaası içerisinde yer alan Mısır’ın bu süreçteki değişimlerine yer verilmemiş olmasıdır. Ancak yazar bunu neden yaptığını, Mısır’daki değişimleri neden detaylı olarak ele almadığını açıklamaktadır.

Kitap biçim bakımından tarihsel sürece ve işlenen konulara uygun olarak bölümlere ayrılmıştır. Anlaşılması kolaydır, akıcı bir üsluba sahiptir. Günlük hayatta okunulan bir roman biçimine sahip olması, onu okunmak için ilgi çekici hale getirmese de göz korkutmamaktadır. Kitap aslında yazarın Princeton Üniversitesi ile ortak hazırladığı Osmanlı modernleşme ile ilgili çalışmanın bir bölümüdür. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir. Yazarın günümüzde de hala yaşıyor olması ve metnin aslının İngilizce olarak hazırlanması onun ağır ifadeler veya yoğun bir jargon kullanmasına gerek duymamasının nedenidir.

Yazarın alanında önemli ve etkili bir profesör olması onu başlı başına bir kaynak yaparken, bu kısa çalışması için kitabın sonunda 17 sayfalık bir kaynakça yer almaktadır. Kaynaklarının büyük çoğunluğunu yayımlanmış yabancı kaynaklardan oluşmaktadır. Yazar kaynaklarını kitap içerisinde dipnot olarak göstermek yerine sonda kaynakçada toplu olarak sunmuştur.

Yazarın çalışması daha önce yapılan tarihi çalışmalardan yola çıkılarak yapılan bir tarih anlatısı ve bu tarih anlatısının istatistiki verilerle desteklenmesine dayanmaktadır. Bu anlamda bu çalışma kitabın ana tezini doğrulamaya yönelik bir analizi ortaya koymaktadır. Yazarın ortaya koyduğu sonuçlar; tarihe ve tarihsel süreçte yaşananlara salt ideolojik veya kuramsal bir çerçeveden bakmaktan çok, siyasi kazançlar temelinde değiştirilen toplumsal olguların ne gibi sonuçlar yarattığının açığa çıkarılmasına yöneliktir. Yazarın yaptığı analiz aksi iddia edilemeyecek fakat farklı yorumlanabilecek niteliktedir.

Osmanlı toplum düzeninin karmaşık ve çok yönlü yapısı ve bu yapının içindeki unsurların uyumluluğu onun zenginliği olduğu kadar tam olarak anlaşılmamasının da en önemli nedenidir. Bu zenginliğin tam olarak açıklanamaması durumu da yazarın en büyük handikabıdır. Olaylar ve yapılar istenildiği kadar açık ve olabildiğince objektif olarak ortaya konulsa da beşeri ilişkilerdeki kesin sınırların diğer toplumlardaki gibi tam olarak çizilememesi tarih okumalarını her zaman farklı yorumlamalara açık bırakmaktadır.

 

[1]1960’larda ön plana çıkan sivil toplum teorileri; Avrupa toplumunda yöneticiler ile yönetilenler arasında, ara sınıflar olduğunu; dolayısıyla Avrupa toplumunun yapısında gerçekleşen toplumsal değişimlerin daha stabil, geçişliliklerin daha az olduğunu ileri sürmektedir. Avrupa toplumunun tabakalı toplum yapısı, yani yöneten ile yönetilen sınıf arasındaki ara kademeler bu temel sınıf arasındaki ilişkiyi sağlaması bağlamında oldukça önemlidir.  Bu teze göre aristokrasi ile serfler arasında bir burjuva sınıfın var olması Avrupa toplumlarının en özgün boyutunu ifade etmektedir. Avrupa toplumları modern toplum olabilmelerini bu özgün boyuta, yani ara sınıfın varlığına borçludurlar. Osmanlı toplumu sivil toplum değildir. Çünkü yöneten ile yönetilen arasında bir ara kademe yani orta sınıf yani burjuvazi söz konusu değildir. Bu anlamda Osmanlı modernleşmesi ve devamında Türk modernleşmesi orta sınıfın orta çıkış tarihidir.

Kemal Karpat’ın analizleri sivil toplum tezlerini çürütmek anlamında önemli çalışmalardır. Kemal Karpat’a göre Osmanlı; toplumu tabakalı bir toplum modelidir. Dörtlü bir tabakalaşma modelinde: köylüler ile yönetenler arasında esnaf ve ulema söz konusudur. Bu iki sınıf Sivil toplum teorisindeki o ara kademeyi oluşturmaktadır. Bu gruplar çoğu kez yönetenler ile yönetilenler lehine pazarlıklar yapmaktadır. Karpat’a göre 18’yy da ara kademelerin yönetenler üzerindeki etkisi azalmış ve 19’yyda Tanzimat sistemi ile birlikte bu iki sınıf ortadan kalkmıştır. Böylece Patrimonyal sistemin tasvir ettiği ikili toplumsal model (yönetenler ve yönetilenler) ortaya çıkmıştır.19’ydan itibaren Osmanlı bu ara burjuva sınıfını oluşturmak için ciddi bir çaba sarf etmiş olsa da başarısız olmuştur. (Sosyal Tabakalaşma ders notları)

 

[2] Prof. Dr. Kemal H. Karpat, Osmanlı Modernleşmesi; Toplum, Kuramsal Değişim ve Nüfus, İstanbul: Timaş Yayınları, Şubat 2014, syf:10-11

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir